16.11.2020, 20:42 1537

Açlığı doyurmak

Çok değil bundan en fazla on beş yirmi yıl evvel işten dönerken bakkala uğrayan; ceplerinden ve çantalarından filelerini çıkarıp alışverişini yapan insanların zamanı idi. Günlük ihtiyaç listelerimiz ekmek, un, şeker, çay, yağ, pirinç, mercimek ve misafir gelecekse belki biraz da bisküvi gibi mahalle bakkalımızdan görülebilecek kadardı. Sebze meyve için de en yakın pazara gidilir, mevsim mahsullerinden icap ettiği kadar alınır, en fazla bir bilemedin iki file yükle eve dönülürdü.

Şartlar değiştikçe ve refahımız arttıkça şahit olmak için geldiğimiz şu aleme sahip olmaya çalıştık ve böylece arzular, istekler, ihtiraslar da bu çaba ile büyüdü, buna mukabil alışveriş listelerimiz de uzadı.

İnsan fizik olarak “aynı insan” olduğu halde, ihtiyaç diye biriktirdiği şeyler sahip olma hırsı ile kabına sığmayıp taştı ve her türlü ihtiyaca cevap veren bakkalların sunduğu çeşitler insanların koynunda büyüyen hevese yazık ki yetişemez hale geldi. Tüketim hırsını tetikleyen ve artık en ücra yerlerde bulunan dev marketler açıldıkça da envai çeşit malzeme ortalığa saçıldı.

Daha düne kadar bakkaldan aldıkları ile her türlü ihtiyacına kanaat dolu bir ruh hali ile cevap bulabilen insan öyle bir açlıkla, öyle bir ihtirasla saldırıyor ki bugün rafları dolduran ürünlere alışveriş arabaları tıka basa doluyor, kasaların önünde kuyruklar oluşuyor.

“Tokluk hazmedilmesi gereken bir şeyse açlık da hatmedilmesi gereken bir şeydir oğul!” derdi rahmetli dedem, çocuk yaşlar anlamazdım ama bugün ziyadesiyle anlıyorum asıl sorunun nefsin değil ruhun doygunluğu olduğunu ve bugün çok daha keskin bir farkındalıkla hissediyorum ki nefsimizi artık vicdanlarımıza imam kıldığımız için sahip olma arzumuz sorumluluk ihmâline dönüştü ve her şey bizim olsun derken biz kendimizden bir başkası olup çıktık. Sorumluluktan anlamadığımız sahiplikten anladığımızı değiştirdi ve kendimize dahi sorumsuz oluşumuz; bizim bize ait olmadığımızı, bu dünyaya sahip olmaya değil şahit olmaya geldiğimizi unutturdu bize. İçimiz ve dışımız arasındaki irtibat ve ahenk kayboldu böylece.

Sizce de bu irtibatın kopuşundan değil midir ki ihtiyacımız olan bir şeyi isterken bile artık neredeyse şuursuz haldeyiz?

Bu ahengi yitirmiş olmamızdan kaynaklı değil midir ki kendisine ait olan doğruları başkasının yanlışlarıyla takas etmekte hiçbir mahzur görmeyerek ortada kendisi kalmayacak kadar başkalaşan bir toplum var artık?

Bir damla sudan bir avuç toprağa yürümek olan bütün hikâyemizde sahip olma hırsımız şahit olma mükellefiyetimizin önüne geçmeseydi zihnimiz, kalbimiz, kelimelerimiz, değerlerimiz, hayallerimiz, mahallemiz, üniversitemiz, evimiz, çarşımız kısacası her şeyimizle bir başkasına ait olur muyduk?

Bu sorulara ihtimamla dikkat kesilip samimiyetle cevap verdiğimiz anda aslında kendimizi kandırdığımızı fark edeceğiz. Zira asıl mesele bir insana yetecek olanla iktifa ederek başkalarının hakkına göz dikecek; hayatı, kırları, dağları, ırmakları, denizleri kurutacak kadar çok acıkmaktan vazgeçmemizde.

Bu vazgeçişle birlikte fark edeceğiz ki üzerinde tepindiği manevi mirastan bihaber, köklerinden kopan ve bu yüzden de kim olduğunu hatırlayamadığı için bir başkası olan; aynaya baktığı vakit yaklaşık dört asırdır yediği dayaklardan kendisini değil kendisine dayak atanların bıraktığı izleri seyreden; hayatında olan biteni başkasının kelimeleriyle yorumlamaktan aklını, başkasının aklıyla düşünmekten kelimelerini, onların kelimeleriyle konuşmaktan özünü yitiren bir adamın hikâyesi bizim hikayemiz.

On dört asırlık geleneğin muhkem ve muhteşem duruşunu, kanaat dolu tarihini merdiven altlarına mahkûm ederek takiyye görünümlü münafıklığın kapısını açan bu acıklı hikâye değil mi?

Bu acıklı hikâyenin kahramanları olarak kardeşliği tebessümle çoğaltmak, hüsn-ü zan ile azalmamıza engel olmak, tevazu ile bir araya gelmek, müsamaha ile uzaklaşanın ellerinden tutmak varken; bizi yaratan, işlediğimiz kusurlara rağmen nimet vermeye devam eden, bu kusurlarımızı aşikâr etmeyen Rabbimizden daha çok hak sahibiyiz sanki diğer yaratılmışların üzerinde. O, kalbimizden geçeni bildiği halde yaptığımız hatayı örtmesine rağmen biz bir başkasının yaptığını bilmediğimiz işleri aşikâr ederek kirletiyoruz kalplerimizi!

Göremiyor, gündelik telaşımızdan fark edemiyoruz ama malımız mülkümüz, çoluğumuz çocuğumuz, işimiz gücümüz, endişemiz hayalimiz, derdimiz tasamız, yani sahip olduğumuz, sahibi olduğumuzu zannettiğimiz yahut sahip olmak için çırpındığımız her neyimiz varsa hepsi birden sözünü ettiğim bu farkındalığa hizmet ettiği nispette anlamlı ve kıymetli, bu gayeden uzaklaştıkça mânâsız ve pespaye bir yalandan ibaret.

Geriye dönüp kalp gözümüz ile tek tek bakalım her birimiz;

Hatırlamaya, sarıp sarmalayarak saklamaya, sonra çıkarıp hatırlamaya değer veya bize hâlâ dokunan, aklımızda, kalbimizde, hikayemizde iz bırakan ne var yaşadıklarımız arasında?

Bütün zamanımız artık bize hiçbir şey bırakmadan silinip giden şeylerle tükenip gidiyor ya da bunun tam da böyle olduğunu yediden yetmişe hepimiz biliyorken neden itiraz dahi etmiyoruz bu boşunalığa hiçbirimiz?

Neden yaşadığımız hayata anlam katan; yaşadığımız dünyaya iz bırakan, içimize dokunan şeyleri yaşanamayacak bir hale getirdik ve hep beraber razı olduk bu çözülmeye?  Veya neden hâlâ seyirciyiz her şeyin bu kadar içsiz, içeriksiz, anlamsız, ezbere geçip gitmesine?

Hissetmeyen, fark etmeyen, ayrıntıların peşine hiç düşmeyen, anlamaya, anlamlandırmaya gayret etmeyen, her şeyi daha anlamlı yaşamaktan korkan, gerçeği yaşamanın insanı incittiğine, yorduğuna, kırdığına, canını sıktığına, şu kör akıntının gerisinde bıraktığına inanan ve bütün bu korkularla kendi hayatından kaçan; gözünü ve kulağını tıkayan, vicdanını örten, kalbini kırk kilitle kilitleyen ve tüm bunları düşünmemek için her şeyi gürültüye boğan ve yazık ki varlık imtihanını kaybeden  bir toplum bu kadar kısa sürede nasıl çıktı ortaya?

Öyle ya dedelerimizden, babalarımızdan veya diğer büyüklerimizden duyduklarımıza eklenen kısmi yaşanmışlıklarımızla biliyoruz ki mahalleden okula, evden işe, çarşıdan mahkemeye kadar her alanda hayatımızı tanzim eden sabit iki referansımız vardı bizim ki bunlar bizim manevi dinamiklerimizin kolonları olan Kur'ân-ı Kerîm ve sünnet-i Nebevî idi.

Evliyâsından eşkıyasına, işçisinden memuruna, çalışanından aylak aylak gezenine kadar tüm toplum bunların gölgesinde şekillenen bir mutabakata “eyvallah” diyerek gönül vermiştik.

Bu gönül birliği içinde inandığımızla yaşadığımız birbiriyle çelişmiyordu, aklımızla kalbimiz, hâlimizle kâlimiz, içimizle dışımız birdi ve huzurluyduk.

Ancak sanayi devrimiyle ait olduğu ruha kavuşan batı, kapitalizmin en vahşi gömleğini giyip karşımıza dikildiğinde ne yapacağımızı bilemedik. Zamana, zemine, şarta, menfaâte göre değişim gösterebilen, kendisi değil, değişkenliği sabit ama tek gayesi hayata dair ne varsa tüketmek olan bu gömleği giyebilmemiz için bizim olanı vermemiz gerekiyordu.

Peki ne oldu?

Ne bu gömleği giymeye kalbimiz müsaade etti, ne de yaşadığımız o huzurlu, yokluk ama kanaat dolu yaşamımızı vermemeye aklımız yetti ve uzunca bir süre arafta kaldık. Çünkü kalbimiz, tecrübemiz, imanımız bize başka bir şey söylüyordu; okulumuz, çarşımız, evimiz ise başka bir şey fısıldıyordu.

Bu fısıltılar hayatımızın içinde çoğaldıkça kendi doğrularını muhatabının yanlışlarıyla takas etmekte hiçbir mahzur görmeyen ve bu sayede ortada kendisi kalmayacak kadar başkalaşan bir grup ortaya çıktı. Bu grubun toplum içindeki ekonomik ağırlığı ile de kendi doğrularını kalbinde ve nisbeten hayatında muhafaza etmeye gayret eden ama bu gayrete karşılık muhatabının yanlışlığını bile bile yaşamaya mecbur kalan ikinci bir grup ortaya çıktı.

İlk kısım muhatabının dayatmaları ile dünyaya olan meyline hız verdi, vaad edilenin değil peşin olanın peşine düştü ve siyasetten ticarete, bürokrasiden medyaya kadar her sahada zoraki var oldu.

Bu var oluşun bedeli, bizi biz yapan tüm maneviyatımızın yok edilmesiydi ve yazık ki seve seve ödendi bu bedel.

Diğer kısım ise, inandığı ve yaşadığı arasındaki uçurumda mahzun bir tavır sahibi oldu veya bu puslu buhranda kalbini kısmen muhafaza ederken şahsiyetini yitirdi.

Bu alışverişle birlikte savrulduk ve bu savrulmalarımız sürekli bir savunma doğurdu. Hem içimizdeki başkalarına hem bizi başkası olarak gören dışımızdakilere, hem de kendi iç dünyamıza gidişatımızı savunur hale geldik;

“Müslümanlar gerici değildir”,

“Osmanlı kötü değildir”,

“İslam terör dini değildir”,

“Tesettürlü cahil değildir”

Sayısını binlere kadar çıkaracağımız bu benzeri savunma biçimleriyle başkalarına ne olmadığımızı tarif edelim derken kendimiz kim olduğumuzu unuttuk ve yazık ki kaybettiklerimizi bulalım derken kendimizi yitirdik.

Yokluğuna kahrolmamız gerekenlerin kısmi varlığına sevinme, varlığına isyan etmemiz gerekenlerin kısmî yokluğundan memnun olma devrini işte böyle yaşamaya başladık ve yaşamaya da devam ediyoruz.

Ne dersiniz?

Sizce de tek sebep sahip olma hırsımız değil mi bugünkü doymaz bilmez açlığımıza?

Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen üye girişi yapınız!
açık
Namaz Vakti 05 Aralık 2020
İmsak 06:27
Güneş 07:57
Öğle 12:54
İkindi 15:19
Akşam 17:40
Yatsı 19:04
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Alanyaspor 9 23
2. Galatasaray 10 20
3. Fenerbahçe 10 20
4. Beşiktaş 10 19
5. Gaziantep FK 10 15
6. Kasımpaşa 11 15
7. Karagümrük 10 14
8. Göztepe 9 14
9. Başakşehir 10 14
10. Konyaspor 9 12
11. Rizespor 9 12
12. Malatyaspor 9 12
13. Hatayspor 7 12
14. Trabzonspor 10 12
15. Antalyaspor 10 10
16. Sivasspor 9 9
17. Erzurumspor 9 9
18. Kayserispor 9 8
19. Denizlispor 9 6
20. Gençlerbirliği 9 5
21. Ankaragücü 8 2
Takımlar O P
1. Altınordu 11 23
2. Ankara Keçiörengücü 11 21
3. Tuzlaspor 11 21
4. Samsunspor 11 20
5. Adana Demirspor 10 18
6. İstanbulspor 11 18
7. Altay 10 17
8. Giresunspor 11 17
9. Bursaspor 12 14
10. Balıkesirspor 11 14
11. Akhisar Bld.Spor 11 13
12. Ümraniye 12 13
13. Adanaspor 9 12
14. Menemen Belediyespor 10 12
15. Bandırmaspor 11 11
16. Ankaraspor 11 8
17. Boluspor 10 7
18. Eskişehirspor 11 1
Takımlar O P
1. Tottenham 10 21
2. Liverpool 10 21
3. Chelsea 10 19
4. Leicester City 10 18
5. West Ham 10 17
6. Southampton 10 17
7. Wolverhampton 10 17
8. Everton 10 16
9. M. United 9 16
10. Aston Villa 9 15
11. Man City 9 15
12. Leeds United 10 14
13. Newcastle 10 14
14. Arsenal 10 13
15. Crystal Palace 10 13
16. Brighton 10 10
17. Fulham 10 7
18. West Bromwich 10 6
19. Burnley 9 5
20. Sheffield United 10 1
Takımlar O P
1. Real Sociedad 11 24
2. Atletico Madrid 9 23
3. Villarreal 11 20
4. Real Madrid 10 17
5. Sevilla 9 16
6. Cádiz 11 15
7. Barcelona 9 14
8. Granada 10 14
9. Athletic Bilbao 11 13
10. Elche 9 13
11. Getafe 10 13
12. Eibar 11 13
13. Deportivo Alaves 11 13
14. Celta de Vigo 12 13
15. Valencia 11 12
16. Real Betis 11 12
17. Osasuna 10 11
18. Real Valladolid 11 10
19. Levante 10 8
20. Huesca 11 7